11 Ağustos 2015 Salı

Yalan söylüyorsun!...

İnsanoğlu kendini beğenmezse çatlar ölürmüş ya.
42 beden olarak girdiği soyunma kabininden 38 beden pantolona girerek çıkan hanımefendiye yanındaki erkeğin '' güzel oldu'' demesi ve çevredeki kadınların erkeğe '' YALAN SÖYLÜYORSUN! '' bakışları.
Zavallı adam!...

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Hayat-i-' yi anlamak


Yaşadığını hissetmenin en basit formülüydü İstiklal Caddesi üzerinde akıp giden kalabalığa karışmak. Küçük bir tebessümün yerleşmesine engel olamazdı yüzüne. İstanbul' un hatta dünyanın kalbi İstiklal caddesiydi O'nun için.Sanki insanlar kalpten pompalanan ılık kan misali buradan caddelere, sokaklara ve evlere dağılıyorlardı.

Beyoğlu'nun arka sokaklarını keşfederken tek kelime, çok anlam içeren ''Merhaba'' ve kapıları açan minicik bir tebessümü eksik etmezdi karşısına çıkan insanlardan. 

Tünelden Taksim' e doğru giden tramvayda oturduğu yerde sessizce akan göz yaşlarını silme gayreti içerisindeydi. Adım adım ilerleyen tramvayın çalan zil sesi, bazen bir flüt, bazen bir akordeon, hep aynı melodiyi çalan klarnetçinin ezgileri,Kahramanmaraş dondurmacısının çıngırağı, ''sıccakk kestanee'' nağmeleri, insan kalabalığının havada asılı kalan cümlelerin uğultusu göz yaşlarının artmasına neden oluyordu.

Tramvaya binmeden önce boğaza karşı bir banka oturdu. Atılan simitleri kapma yarışındaki Martı çığlıkları ve boğazdan geçen gemilerin  düdüğü eşliğinde, püfür püfür esen rüzgarı içine çekti. Boğazın kokusunu duyumsadı, rüzgarın teninde bıraktığı soğuğu hissetti. Boğazın sert esen rüzgarı yanaklarından süzülen damlaları kuruttu. Belki bir kaç damla da rüzgara karışmıştı.

Kapıdan girdiğinde Hayati karşıladı O'nu. '' Korkma ! Ben varım. '' dedi. '' Burada sana zarar gelmez.'' 

Tanıştılar, sesi güven verdi. Hayati'nin elini tuttu. Yürüdüler. Hayati'nin sesini takip ediyor, düşmemek için aşırı gayret gösteriyordu. Hayati'yle boğaza karşı oturduklarında ilk kuralı söylemişti Hayati:
 
'' Otururken baston sağ omuzuna dayalı olacak.''
 
Artık O bir kördü! Görme engelliydi.
 
Ağlıyordu çünkü boğazın mavisini, martıların telaşını, gökyüzü danslarını görmüyordu.
 
Adım adım gezdiği İstiklal Caddesin'de hiç binmediği tramvayda bildiği, dokunduğu, keyf aldığı hayatını renklendiren, anlamlandıran olguları görmeden seyahat ediyordu. 
 
Hayati, görmediği için kokuların, seslerin, dokuların, tatların ayrımına varmasının önemini anlattı.
 
Artık hayatında  tek renk siyah-karanlık- vardı.
 
Hayati çaylarını yudumlarken sohbet sırasında göz yaşlarının nedenini çok iyi anladığını söyledi.
 
 ''Engelliler için elverişli olmayan sokaklarda yaşam çok zor'' dedi.
 
''Daha zor durumda olan tekerlekli sandalyeye mahkum engelli dostlar var'' diye cevap verdi Hayati.
 
Doksan dakikalık '' Karanlıkta Diyalog'' deneyimsel sergisinden çıktığında Hayati'nin kendisini anladığına sevinmiş ve tekrar aydınlığa kavuştuğu için şükretmişti. İlk işi tramvaya binmek olacaktı.
 
Acaba O, yardım elini uzatan doğuştan kör-görme engelli- Hayat-i-'yi anlayabilmiş miydi?
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


17 Temmuz 2015 Cuma

Özlem...

Her bayram en çok özlediğim nedir bilir misiniz? Öyle bayramlık, yeni ayakkabılar, ayakkabıyla uyumalar , şekerler, çikolatalar değil.

 Her bayram itina ile büyüklerimin ellerini öpmeyi ve onları gülümsetmeyi. Ama bu da değil özlediğim. Çünkü normal zamanda da  bunu yapıyorum.

Şeker toplayan çocukların toplu halde kapıyı çalmalarını ve akabinde tek sıra halinde bir prenses edasıyla onlara elimi uzatıp öptürmeyi çok çok özledim. Evimize gelip çok sevdiğim için büyük küçük elimi öpen dostları, sevdiklerimi özledim.Telefonla da olsa ellerimden öpen çocukları özledim. Benim için bayramın anlamı bu.

Nerede bu ÇOCUKLAR!

10 Temmuz 2015 Cuma

Bir dilek tut...

'' Bir dilek tut.''
'' Tuttum. En çok istediğim şey mutlu olmak. ''

Programını yapmış, güzelce giyinmiş hatta uzun zamandır giymediği topuklu papuçlarını da ayaklarına geçirivermişti.

Otobüse bindi akbili basıp arkalara doğru ilerlemek isterken: '' Akbilinizi kullanabilir miyim? '' diye soran gence akbilini uzatmıştı bile. Para almak istemedi. Genç çocuk ısrarla verdi. Onun da içi rahat etsin diye aldı parayı.  Böyle durumlarda para almak zoruna gidiyordu.

Kitabını açmış okurken '' Eyvah kız bayıldı tutun!'' diyen sese döndü. Tansiyonu düşen kız kendini koyvermiş ve pelte gibi yığılmıştı otobüsün orta yerine. Fırladı yerinden. Kızın bacaklarını uzattı başka bir yolcunun uzattığı kolonya ile genç kızın bileklerini ovdu.

İstanbul' da yaşayan fok balıklarını okurken '' güzel mi ? '' diye soran meraklı çekingen gözlerle karşılaştı.

'' Güzel'' dedi. '' Hem bilgileniyor, öğreniyorsunuz hemde akıcı , kısa notlar örneklerle güzel bir anlatımı var.

Fiyatını sordu kadın. 12Tl olan kitabın fiyatını söylediğinde kendisini düşündü. Önce kitabın arka kapağını okur, kitap hakkında ön fikre sahip olduktan sonra en alttaki fiyata kayardı gözleri. Bazen de istediği kitabın direkt fiyatına bakar pahalı ise vaz geçerdi. Çünkü o fiyata 2 kitap alabilirdi. Bir an üzülür gibi olsa da sahafları önerdi kadına ucuzdu orada kitaplar. Kendisi de oradan alırdı genellikle. Ama severdi yeni kitap kokusunu ve ferah kitapçılarda raflara göz gezdirmeyi vakit geçirmeyi.

Teşekkür eden kadına kitabın adını yazarak uzatmıştı bile.

'' İstanbul' da bir fil - Sunay Akın ''

Özel bir gün için elbise almak üzere çıktığı çarşıdan yine sahaflar ve kitapçıdan almış olduğu kitap poşetleri ile yola koyuldu. Sahile indiğinde güneş batmak üzereydi.

Sokak müzisyenlerini dinledi. Bir kaç kişiye gülümsedi. Mis gibi kokan ıhlamur ağacının yanından geçerken dayanamadı küçük bir dal çiçeğinden kopardı. Kokladı kokladı kokladı.

Seviyordu mis kokan çiçek kokularını. Kırmızı gülden Orkide den dünyanın en pahalı çiçeğinden daha güzeldi onun için. Çiçek dediğin kokmalı derdi her zaman.  

Sahilde kurulan standların birinin platformuna oturduğunda güneş Ayasofya'nın arkasindan güne veda ederken, saginda kürtçe şarkılar eşliğinde halay çekenler, solunda Kuzeyin oglundan sarkilar.Derken,   yabanci sözler le ellerindeki gitarlarını tingirdatan hippi tipli 2 genc ve akın akın sağdan sola, soldan sağa insan seli.

Aksam vapurlari Haydarpaşa' ya selam vererek geçerken , çığlıklarıyla eşlik eden martilar. Annesinin az ilerde verdiği taktiklere bakarak dansöz gibi kıvıran kırmızı etekli sarısın küçük kızın arkasındaki darbukanın ritmi. Elinde bir  mis kokulu ihlamur çiçeği,  kendi kendine gülümsüyordu genç kadın.

Mutluluğun yansımasıydı bu gülümseme. Evden çıktığı andan itibaren bir dokunuşun bir gülümseyişin küçük bir yardımın kendisinde meydana gelen duygu değişimlerinin yansımasıydı. Bu kadar basitti işte. Dilekler tutmaya adaklar adamaya gerek yoktu mutluluk için.

Dönüş otobüsüne bindiğinde yanında oturan genç kız
yediği bisküviyi ikram etmiş o da genç kıza elindeki ıhlamur çiçeğini uzatmıştı. İçinden '' bu, mutluluğun kokusu seninle olsun '' demişti.

Genç kız gülümsedi. Kokladı. Yol boyunca ıhlamur çiçeği hep burnuna yakın bir mesafede durmuştu. Belki de ilk kez bir ıhlamur çiçeği kokluyor ve ilk kez otobüste birinden çiçek alıyordu. Hoş bir koku, hoş bir anı kaldı yarınlara. Birilerinin yüreğine dokunabildiği bir  gün geride kalmıştı.


'' Bir dilek tut ''
'' Tuttum. ...  ''










20 Mayıs 2015 Çarşamba

Hayal oyunu

'' Dereyi görmeden paçaları sıvama!''

Sıva !. Paçalarını sıva. Adımını at. İlerle ıslansın paçaların . Suyun ayaklarına çarptığındaki karıncalanmayı, çıplak ayaklarına değen suyun soğukluğunu, ayağına batan  çakıl taşlarını hisset.  Hafif bir ürperti sarsın bedenini. Hisset ki yol almakta olduğunu gör. Gülümse.

İlerle!

Derenin yatağında aktığı gibi hayallerine ak. Bırak bedenin ıslansın. Yeter ki hayallerin temiz ve kuru kalsın.

İlerle!

Bu bir oyun. '' Hayal kurma oyunu''. Ya kazanırsın ya kaybedersin. Bedeninde, iliklerinde soğuğu hissetmediğin sürece oyuna başlamış sayılmazsın. Öyleyse sıva paçalarını. Korkma!

İlerle!

Hey Sen !
Ya sen!
Sen Sen !

Oyunu bilmiyorsan seyirci ol. Alkışla.
Can simidi ol. Dere kenarında bekle. Belki sana ihtiyaç olur.

Ya da  SUS!









12 Mayıs 2015 Salı

Aya Triada


Kendime hediye almaya ve kendimi ödüllendirmeye bayılırım. Self servis olarak aldığım ödülüm baklava tabağını büyük bir iştahla yemek için boş masa arıyordum ki bir beyefendi bana seslendi masasına davet etti. Ayakta kalmama gönlü razı olmamıştı.

Bir tabak tatlı ve tatlı bir sohbet eşliğinde adının Niko ve kilisedeki koroda şarkı söylediğini öğrendim. Niko kilise dedi ben cami dedim. Ne O benim tarif ettiğim yerde Camiyi anımsadı ne de ben O nun tarif ettiği yerdeki kiliseyi anımsadım. Nezaketen her ikimizde konuyu fazla uzatmadık.

Çaylarımızda geldi. Nazik daveti ve sohbeti için teşekkür ettim vedalaştık.

Bu gün Kadıköyü' nde boğadan Moda'ya doğru Bahariye caddesinde yürüyorum. Çıtır simidimi almışım Moda da çay beni bekler. Her zamanki gibi caddenin sonuna doğru sağ tarafta kalan caminin bahçe duvarında mola verdim. Etrafa bakındım. Gökyüzüne doğru başımı kaldırıp derin bir nefes aldım. Nisan yağmurları eşliğinde. Oh mis gibi bulutlar, güneş, mavi gökyüzü,  hayat ne hoş derken caminin kubbesinin tam orta yerinde kocaman bir Hac gördüm.

Anında bir hareketlenme sokağa sap, binayı incele kapıyı bul ve tabelasını oku: Aya Triada Rum Ortodoks kilisesi.

Cami olduğunu sandığım, gölgesinde mola verdiğim yer oldu mu sana kilise. Hemen kapıdan girdim.  Ayin varmış oturup dinledim. Anladım mı? Hayır. Sonuçta ortak noktamız bir ilahi gücün Allah - Tanrı-nın varlığı. Rahiple karşılıklı dualarımızı ettik.

Allah kabul etsin. :)





22 Nisan 2015 Çarşamba

Oyalı boyalı ejderha!


Oyalı boyalı ejderha

Yıllarca çeyiz adına danteller ördük. Masaya, sehpaya, televizyona, vitrine, kanepeye, koltuğa ota, b..a. Her yer danteldi bir zamanlar.
 
Kadıköy de  antikacıları çarşısında dolaşırken sanat galerisine girdim bu
ejderhayı gördüm. Dantel! İlmek ilmek emek harcanmış küçük danteller bir araya getirilerek sert bir formda şekillendirilmiş. Kapıdan girince sizi karşılıyor.
 
Ne zaman bir sanat galerisine girsem yaratıcılıkta sınır tanımayan insanlara hayranlık duyarken  birazcık da gıpta ve kıskançlık arası duygular beslemiyor değilim hani.