Kahvaltıya gelmişler saat 14.00. Bu saatteki kahvaltıya brunch deniyor değil mi? Brunch niyeti ile öğle yemeğini aradan kotarmak diyorum ben buna.
3-5 zeytin, açılmamış tereyağ ve reçel ,bal kutucukları, kibrit kutusu beyaz peynir, kibrit kutusunun yarısı kaşar peyniri ve üstten 2 çizikle kızartılmış, buz gibi boynu bükük sosisler ve ortada koca bir tabak patates kızartması. Yarısı yenmiş.
Garson brunch( branç) a gelen çiftin masasını toplarken genç kızın tabağındakiler olduğu gibi duruyor. Belki heyecandan belki de beğenmediği için yememiş.
Gözlerinde kuyruğunu uzattığı sürmesi (eyeliner), kaşlarına doğru uzanan kıvrık, gür, takma kirpikler, sırt kaşımak için bire bir uzun takma tırnaklar, çıt çıt ile uzatılmış saçlar,18 pont kalın topuklu çizmeler. Ne kadar ağır bir yükü var! Bu kadar yükü taşımanın nedeni tek makyajı kirli sakal olan bir adama hoş görünmek ya da belki de kendini iyi hissetmek için kim bilir?
Ağır yükün altındaki kızcağızı görünce bir kitapta okuduğum cümle aklıma geldi. İnsan karşısındakinin kıyafetine aşık olurmuş. Belli ki kirli sakallı adam karşısında ağır bir yük taşıyan kadına, kadın adama aşık.
Saçı, kirpiği, tırnakları, topuklu pabuçları, göz kuyruğundaki sürmesi olmayınca kadının kirli sakallı adama aşkı devam eder de adamın...?
Ya kadın? Tüm çıplaklığıyla aynadaki kendini, aşık olunası bulur mu?
Taşıdığı yükün altındaki kendi, aynada gördüğü kendi ile aynı mı?
Yoksa gördüğü yansıma taşıdığı yükten, kirli sakal aşkından daha mı ağır ?
25 Ekim 2015 Pazar
19 Eylül 2015 Cumartesi
Kaliteli yaşam...
9 yaşındaki erkek çocuğu salya sümük ağlıyor, göz yaşlarının karıştığı sümüğünü bir eliyle silerken diğer elinde cips paketini sıkıca tutmaya çalışıyor. Oradan oraya gidip geliyor. Gidip geldiği yer annesi ve kız kardeşi - abla 10 yaş civarında-arası.
Anne bir elinde alışveriş arabası tutarken diğer elin işaret parmağı ile çocukları dürtüyor.
'' Bıktım sizden. Sizin yüzünüzden kaliteli hayat yaşayamıyorum. Sabah erken kalk işe git, akşam gel sizin kahrınızı çek. Bıktım sizden. Neden doğurduysam? Sevmiyorum seni. Sevmeyeceğim. ( erkek çocuğuna)''
''Ne olur sev beni. Özür dilerim. Bir daha yapmayacağım.''
'' Sevmiyorum işte! ''
Hıçkırıklar arasından yalvarışlar, yakarışlar;
'' Söz veriyorum sana kaliteli hayat yaşatacağım. Bir daha yapmayacağım.'' diyor erkek çocuk.
Kız çocuğunda ses yok hareketsiz ruhsuz duruyor. Annenin peşinden gidiyorlar.
Aradan 10 dk geçmişti ki tekrar rastladım. Aynı sahne devam ediyor. Erkek çocuk salya sümük, Kız çocuk donuk bakışlı ve anne bu kez;
Sen erkek olamayacaksın , işeyemeyeceksin'' diye hala dürtüp bağırıyor.
Bu sahne METRO marketin ortasında, hafta sonu ve bayram arifesi kalabalığında yaşanıyor.
Kimse sesini çıkarmıyor.
Kaliteli hayat nedir ki?
TDK kaliteyi bir şeyin iyi veya kötü olma özelliği, nitelik olarak tanımlıyor.
Öyleyse iyi bir hayat için önce iyi bir anne olmalı, kaliteli çocuklar yetiştirmeli ki senin yaşayamadığın kaliteli hayatı çocukların sana yaşatsın yaşatabilsin.
Her şeyden önce kaliteli bir insan ol.
Sevmeyi öğren, hatta önce kendini sevmekten başla.
İnsanın kalitesi yaşadığı hayatla ölçülmez!
1 Eylül 2015 Salı
Vah Kadınım vah!
58 yaşında, aylık 120.000 TL-USD geliri olan, 3-5 maden ocağı ve holding sahibi 1 beyefendi (!) Seda Hanımefendi (!) nin evlilik programına çıkmış evlenecek olduğu kadında aradığı özellik olarak '' Para yemesini bilsin yeter '' demiş.
Kadının adı yok diye ölümüne varlık savaşı veren kadınların, olmayan adına sıfatlar eklenmeye başladı. Evlenilecek ,eğlenilecek , börekçi, para yiyici...
Oysa bir kadın '' ben iyi para yerim'' diye programa çıksa ? O' nun sıfatı zaten ezelden beridir hazır.
O bir , O bir, O bir '' O...!''
Kadının adı yok diye ölümüne varlık savaşı veren kadınların, olmayan adına sıfatlar eklenmeye başladı. Evlenilecek ,eğlenilecek , börekçi, para yiyici...
Oysa bir kadın '' ben iyi para yerim'' diye programa çıksa ? O' nun sıfatı zaten ezelden beridir hazır.
O bir , O bir, O bir '' O...!''
11 Ağustos 2015 Salı
Yalan söylüyorsun!...
İnsanoğlu kendini beğenmezse çatlar ölürmüş ya.
42 beden olarak girdiği soyunma kabininden 38 beden pantolona girerek çıkan hanımefendiye yanındaki erkeğin '' güzel oldu'' demesi ve çevredeki kadınların erkeğe '' YALAN SÖYLÜYORSUN! '' bakışları.
Zavallı adam!...
42 beden olarak girdiği soyunma kabininden 38 beden pantolona girerek çıkan hanımefendiye yanındaki erkeğin '' güzel oldu'' demesi ve çevredeki kadınların erkeğe '' YALAN SÖYLÜYORSUN! '' bakışları.
Zavallı adam!...
10 Ağustos 2015 Pazartesi
Hayat-i-' yi anlamak
Yaşadığını hissetmenin en basit formülüydü İstiklal Caddesi üzerinde akıp giden kalabalığa karışmak. Küçük bir tebessümün yerleşmesine engel olamazdı yüzüne. İstanbul' un hatta dünyanın kalbi İstiklal caddesiydi O'nun için.Sanki insanlar kalpten pompalanan ılık kan misali buradan caddelere, sokaklara ve evlere dağılıyorlardı.
Beyoğlu'nun arka sokaklarını keşfederken tek kelime, çok anlam içeren ''Merhaba'' ve kapıları açan minicik bir tebessümü eksik etmezdi karşısına çıkan insanlardan.
Tünelden Taksim' e doğru giden tramvayda oturduğu yerde sessizce akan göz yaşlarını silme gayreti içerisindeydi. Adım adım ilerleyen tramvayın çalan zil sesi, bazen bir flüt, bazen bir akordeon, hep aynı melodiyi çalan klarnetçinin ezgileri,Kahramanmaraş dondurmacısının çıngırağı, ''sıccakk kestanee'' nağmeleri, insan kalabalığının havada asılı kalan cümlelerin uğultusu göz yaşlarının artmasına neden oluyordu.
Tramvaya binmeden önce boğaza karşı bir banka oturdu. Atılan simitleri kapma yarışındaki Martı çığlıkları ve boğazdan geçen gemilerin düdüğü eşliğinde, püfür püfür esen rüzgarı içine çekti. Boğazın kokusunu duyumsadı, rüzgarın teninde bıraktığı soğuğu hissetti. Boğazın sert esen rüzgarı yanaklarından süzülen damlaları kuruttu. Belki bir kaç damla da rüzgara karışmıştı.
Kapıdan girdiğinde Hayati karşıladı O'nu. '' Korkma ! Ben varım. '' dedi. '' Burada sana zarar gelmez.''
Tanıştılar, sesi güven verdi. Hayati'nin elini tuttu. Yürüdüler. Hayati'nin sesini takip ediyor, düşmemek için aşırı gayret gösteriyordu. Hayati'yle boğaza karşı oturduklarında ilk kuralı söylemişti Hayati:
'' Otururken baston sağ omuzuna dayalı olacak.''
Artık O bir kördü! Görme engelliydi.
Ağlıyordu çünkü boğazın mavisini, martıların telaşını, gökyüzü danslarını görmüyordu.
Adım adım gezdiği İstiklal Caddesin'de hiç binmediği tramvayda bildiği, dokunduğu, keyf aldığı hayatını renklendiren, anlamlandıran olguları görmeden seyahat ediyordu.
Hayati, görmediği için kokuların, seslerin, dokuların, tatların ayrımına varmasının önemini anlattı.
Artık hayatında tek renk siyah-karanlık- vardı.
Hayati çaylarını yudumlarken sohbet sırasında göz yaşlarının nedenini çok iyi anladığını söyledi.
''Engelliler için elverişli olmayan sokaklarda yaşam çok zor'' dedi.
''Daha zor durumda olan tekerlekli sandalyeye mahkum engelli dostlar var'' diye cevap verdi Hayati.
Doksan dakikalık '' Karanlıkta Diyalog'' deneyimsel sergisinden çıktığında Hayati'nin kendisini anladığına sevinmiş ve tekrar aydınlığa kavuştuğu için şükretmişti. İlk işi tramvaya binmek olacaktı.
Acaba O, yardım elini uzatan doğuştan kör-görme engelli- Hayat-i-'yi anlayabilmiş miydi?
17 Temmuz 2015 Cuma
Özlem...
Her bayram en çok özlediğim nedir bilir misiniz? Öyle bayramlık, yeni ayakkabılar, ayakkabıyla uyumalar , şekerler, çikolatalar değil.
Her bayram itina ile büyüklerimin ellerini öpmeyi ve onları gülümsetmeyi. Ama bu da değil özlediğim. Çünkü normal zamanda da bunu yapıyorum.
Şeker toplayan çocukların toplu halde kapıyı çalmalarını ve akabinde tek sıra halinde bir prenses edasıyla onlara elimi uzatıp öptürmeyi çok çok özledim. Evimize gelip çok sevdiğim için büyük küçük elimi öpen dostları, sevdiklerimi özledim.Telefonla da olsa ellerimden öpen çocukları özledim. Benim için bayramın anlamı bu.
Nerede bu ÇOCUKLAR!
10 Temmuz 2015 Cuma
Bir dilek tut...
'' Bir dilek tut.''
'' Tuttum. En çok istediğim şey mutlu olmak. ''
Programını yapmış, güzelce giyinmiş hatta uzun zamandır giymediği topuklu papuçlarını da ayaklarına geçirivermişti.
Otobüse bindi akbili basıp arkalara doğru ilerlemek isterken: '' Akbilinizi kullanabilir miyim? '' diye soran gence akbilini uzatmıştı bile. Para almak istemedi. Genç çocuk ısrarla verdi. Onun da içi rahat etsin diye aldı parayı. Böyle durumlarda para almak zoruna gidiyordu.
Kitabını açmış okurken '' Eyvah kız bayıldı tutun!'' diyen sese döndü. Tansiyonu düşen kız kendini koyvermiş ve pelte gibi yığılmıştı otobüsün orta yerine. Fırladı yerinden. Kızın bacaklarını uzattı başka bir yolcunun uzattığı kolonya ile genç kızın bileklerini ovdu.
İstanbul' da yaşayan fok balıklarını okurken '' güzel mi ? '' diye soran meraklı çekingen gözlerle karşılaştı.
Teşekkür eden kadına kitabın adını yazarak uzatmıştı bile.
'' İstanbul' da bir fil - Sunay Akın ''
Sokak müzisyenlerini dinledi. Bir kaç kişiye gülümsedi. Mis gibi kokan ıhlamur ağacının yanından geçerken dayanamadı küçük bir dal çiçeğinden kopardı. Kokladı kokladı kokladı.
Mutluluğun yansımasıydı bu gülümseme. Evden çıktığı andan itibaren bir dokunuşun bir gülümseyişin küçük bir yardımın kendisinde meydana gelen duygu değişimlerinin yansımasıydı. Bu kadar basitti işte. Dilekler tutmaya adaklar adamaya gerek yoktu mutluluk için.
Dönüş otobüsüne bindiğinde yanında oturan genç kız
yediği bisküviyi ikram etmiş o da genç kıza elindeki ıhlamur çiçeğini uzatmıştı. İçinden '' bu, mutluluğun kokusu seninle olsun '' demişti.
'' Bir dilek tut ''
'' Tuttum. ... ''
'' Tuttum. En çok istediğim şey mutlu olmak. ''
Programını yapmış, güzelce giyinmiş hatta uzun zamandır giymediği topuklu papuçlarını da ayaklarına geçirivermişti.
Otobüse bindi akbili basıp arkalara doğru ilerlemek isterken: '' Akbilinizi kullanabilir miyim? '' diye soran gence akbilini uzatmıştı bile. Para almak istemedi. Genç çocuk ısrarla verdi. Onun da içi rahat etsin diye aldı parayı. Böyle durumlarda para almak zoruna gidiyordu.
Kitabını açmış okurken '' Eyvah kız bayıldı tutun!'' diyen sese döndü. Tansiyonu düşen kız kendini koyvermiş ve pelte gibi yığılmıştı otobüsün orta yerine. Fırladı yerinden. Kızın bacaklarını uzattı başka bir yolcunun uzattığı kolonya ile genç kızın bileklerini ovdu.
İstanbul' da yaşayan fok balıklarını okurken '' güzel mi ? '' diye soran meraklı çekingen gözlerle karşılaştı.
'' Güzel'' dedi. '' Hem bilgileniyor, öğreniyorsunuz hemde akıcı , kısa notlar örneklerle güzel bir anlatımı var.
Fiyatını sordu kadın. 12Tl olan kitabın fiyatını söylediğinde kendisini düşündü. Önce kitabın arka kapağını okur, kitap hakkında ön fikre sahip olduktan sonra en alttaki fiyata kayardı gözleri. Bazen de istediği kitabın direkt fiyatına bakar pahalı ise vaz geçerdi. Çünkü o fiyata 2 kitap alabilirdi. Bir an üzülür gibi olsa da sahafları önerdi kadına ucuzdu orada kitaplar. Kendisi de oradan alırdı genellikle. Ama severdi yeni kitap kokusunu ve ferah kitapçılarda raflara göz gezdirmeyi vakit geçirmeyi.
Teşekkür eden kadına kitabın adını yazarak uzatmıştı bile.
'' İstanbul' da bir fil - Sunay Akın ''
Özel bir gün için elbise almak üzere çıktığı çarşıdan yine sahaflar ve kitapçıdan almış olduğu kitap poşetleri ile yola koyuldu. Sahile indiğinde güneş batmak üzereydi.
Sokak müzisyenlerini dinledi. Bir kaç kişiye gülümsedi. Mis gibi kokan ıhlamur ağacının yanından geçerken dayanamadı küçük bir dal çiçeğinden kopardı. Kokladı kokladı kokladı.
Seviyordu mis kokan çiçek kokularını. Kırmızı gülden Orkide den dünyanın en pahalı çiçeğinden daha güzeldi onun için. Çiçek dediğin kokmalı derdi her zaman.
Sahilde kurulan standların birinin platformuna oturduğunda güneş Ayasofya'nın arkasindan güne veda ederken, saginda kürtçe şarkılar eşliğinde halay çekenler, solunda Kuzeyin oglundan sarkilar.Derken, yabanci sözler le ellerindeki gitarlarını tingirdatan hippi tipli 2 genc ve akın akın sağdan sola, soldan sağa insan seli.
Aksam vapurlari Haydarpaşa' ya selam vererek geçerken , çığlıklarıyla eşlik eden martilar. Annesinin az ilerde verdiği taktiklere bakarak dansöz gibi kıvıran kırmızı etekli sarısın küçük kızın arkasındaki darbukanın ritmi. Elinde bir mis kokulu ihlamur çiçeği, kendi kendine gülümsüyordu genç kadın.
Mutluluğun yansımasıydı bu gülümseme. Evden çıktığı andan itibaren bir dokunuşun bir gülümseyişin küçük bir yardımın kendisinde meydana gelen duygu değişimlerinin yansımasıydı. Bu kadar basitti işte. Dilekler tutmaya adaklar adamaya gerek yoktu mutluluk için.
Dönüş otobüsüne bindiğinde yanında oturan genç kız
yediği bisküviyi ikram etmiş o da genç kıza elindeki ıhlamur çiçeğini uzatmıştı. İçinden '' bu, mutluluğun kokusu seninle olsun '' demişti.
Genç kız gülümsedi. Kokladı. Yol boyunca ıhlamur çiçeği hep burnuna yakın bir mesafede durmuştu. Belki de ilk kez bir ıhlamur çiçeği kokluyor ve ilk kez otobüste birinden çiçek alıyordu. Hoş bir koku, hoş bir anı kaldı yarınlara. Birilerinin yüreğine dokunabildiği bir gün geride kalmıştı.
'' Bir dilek tut ''
'' Tuttum. ... ''
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)